logo

logo

Gözlerimizin Nuru Efendimiz (s.a.v)

HİLYE-İ SAADET

Ateş-i ask-ı zat-ı ezelî, odlara yakmıştı, O güzeli.
Bilir elbet bunu, pîr-ü civan, yassı kürekliydi, Fahri-i Cihan.
Sırtı ortası hem, etli idi, kerem sahibi, devletli idi.
Gümüş teninde, letafet vardı, irice mührü nübüvvet vardı.
Sırtında idi, mührü nübüvvet, sağ tarafına yakındı, elbet.
Bildirdi bize, edenler tarif, Bir büyük ben idi, mührü Şerif.
Rengi, sarıya yakın, karaydı. Güvercin yumurtası kadardı.
Etrafını çevirmiş, sanki hatlar, birbirine bitişik, kılcağızlar.
Anlatanlar, O Alî nesebi, dedi, iri kemikliydi Nebî.
Her kemik iri, merdane idi, sureti, sireti şahane idi.
Mübarek azasının her biri, uygun yaratılmışı hem, kuvvetli.
Çok hoş idi, her uzvu onun, ayetleri gibi, Kur'an'ın.
Elleri ayası, O sultanın, ayakları altı, dahi onun.
Geniş ve pak idi, nazik beğenilen, taze gül gibi, latif ve sevgili.
Çok mevzun idi, der görenler, O kerametli, mübarek eller.
Selam verip tokalaşsaydı, biriyle eğer, tebessüm ederdi hep, Peygamber.
Bir iki gün, geçseydi aradan, hatta uzasaydı da, bir aydan.
Belli olurdu, hoş kokusundan, o kimse, adamlar arasından.
Billûr gibiydi, ten-i bîmûyu, nasıl methedeyim, ol pehlûyu.
Dostu seyretmek için, O şerif, göz olmuştu, bütün cismi latîf.
Kemal üzereydi, nazik teni, yaratıcı göstermişti, hikmetini.
Yoktu, göğsünde, karnında asla, hiçbir kıl, sanki gümüş levha.
Göğsü ortasından aşağı yalnız, bir sıra kıl, dizilmişti, tartışmasız.
Bu siyah hat, mübarek bedeninde, hoştu, hale gibi, ay çevresinde.
Bütün ömründe kalmıştı, keza, gençlikte gibi, mübarek aza.
İlerledikçe, yaşı Nebi, tazelenirdi hep, gonca gibi.
Hem dahî, Kâinatın Sultanı, zan etme ki, ola pek yağlı.
Ne zayıf, ne de pek etli idi, mutedil, hem pek kuvvetli idi.

1234