logo

logo

EFENDİMİZ (S.A.V)'İN ÇOCUKLUK YILLARI

EBU TALİB

Bundan böyle nur çocuk, amcası Ebu Tâlib'in himayesinde...

Hazret-i Ali'den:

- Babam, Kureyş'in yoksul ulu kişisiydi. Hâlbuki kendisinden önce, böyle yoksul olduğu halde, kavminin ulu kişisi olmuş bir kimse gelmemiştir...

Ebu Tâlib, bu yoksulluğuna rağmen gönlü gani bir zattı. Üstelik çoluk çocuğu da çoktu...

Fakat Allah Resûlüne karşı ince ve derin bir sevgisi vardı. Onu kendi çocuklarından ziyade severdi. Yanına almadan, saçlarını tel tel okşamadan uyumaz, onsuz hiçbir yere gitmezdi. Nur çocuk, Ebu Tâlib'in gönlüne saadet incileri yağdırıyordu. Ebu Tâlib, O'nun nur merkezi yüzüne baktıkça vecd içinde kendinden geçiyordu...

O'nun bulunmadığı sofrada ağzına tek lokma koymuyordu:

- Durun, oğlum gelsin! diyordu. Ve ancak O gelince yemek yiyordu. Mukaddes yeğeninin bulunduğu sofraya bereketler demet demet iner, az yemek, çok insana yeterdi... Bu hali müşahede eden Ebu Tâlib:

- Ey evlâdım! Sen çok hayırlısın, çok mübareksin! Demekten kendini alamamıştı...

Mekke'de canlar yakan bir kıtlık... Her taraf alev alev kavruluyor ve kum taneleri küçük haşereler gibi ağızlarını açmış ve sapsarı dillerini çıkarmış; göklerden bir damla su dileniyor... Su, su, su !... Ama nerede, o bir damlacık su?..

Güneşin alevden okları delmiş sineleri... Kaynaşan kaynaşana. Yanan gönüller, çatlamış dudaklar... Yağmur istemek ve sığınmak üzere bir sürü mankafalı put ismi sayıyorlar; Nafile... Kalabalık arasında selim akıl çizgili bir yüz, Ebu Tâlib'i hatırlıyor:

- Ey Kureyşliler! Aranızda İbrahim Peygamber sülalesinden insanlar varken, başka vasıta aramak niye?

Bir an için olsun akıllarda bir hidâyet şimşeği çakıyor:

- Haydi, diyorlar; Ebu Tâlib'e gidelim, bu derde o çare bulabilir... Ve sel gibi insan, Ebu Tâlib'in kapısına varıyorlar:

- Ey Ebu Tâlib! Kuraklıktan, kıtlıktan çoluk çocuklarımız ölmeye, hayvanlarımız kırılmaya başladı... Bizim için bir çare düşünsen olmaz mı?

Ebu Tâlib, insanların bu haline acıyor ve mukaddes yeğeninin elinden tuttuğu gibi kapıdan dışarı fırlıyor... Kâbe'ye doğru yürüyor. Sırtını Kâbe duvarına dayıyor ve duruyor.

Şimdi bütün gözler Ebu Tâlib ve yanındaki nur çocukta...

Bulutsuz gök, alevler saçan güneş, fıkırdayan sıcak...

Nur çocuk Kâbe'nin örtüsüne el atıyor ve minicik şahadet parmağını göğe doğru kaldırıyor; birdenbire her tarafa üşüşen bulutlar ve yağmaya başlayan rahmet...

Ve hayretten açılan gözler...

12