logo

logo

YARADILMIŞLARIN İLKİ

FEZAYI AYDINLATAN NUR

Muhammedi nûr, Abdülmuttalib'in alnını pırıldatmada... Abdülmuttalib, günlerden bir gün, Kâbe hareminde yatmış, uyumakta... Uyandığı zaman dehşetinden ve hayretinden zıpladı... Gördüğü Abdülmuttalib, bildiği Abdülmuttalib olmaktan çıkıvermişti... Gözleri sürmelenmiş, yüzüne muhteşem bir güzellik sinmiş, her çizgisinde ayrı bir mâna, her noktasında tatlı bir edâ yüz göstermiş... Bu ne? Yoksa uykuda, üzerinden geçen esrarlı bir nefha mı var? Yoksa, güzellik göğünden üzerine yıldızlar mı yağmış?..

Bunu kimin, hangi esrarlı parmağın yaptığını bilemedi. Doğru babasına koştu ve çığlığı bastı:

- Aziz babam! Bu halden anlayan birine götür beni,çâreme bak benim!...

Babası elinden tutup Kureyş kâhinlerine götürdü. Kâhinlerin gözleri de hayretten açılmış... Bu güzellik, kimi büyülemez ki... Bu hâlden şöyle bir mâna süzdüler:
- Gökler Tanrısı bu çocuğun evlendirilmesini istiyor!

Baba durur mu hiç! Abdülmuttalib'i hemen evlendirdi. Bir müddet sonra Abdülmuttalib'in zevcesi öldü ve ikinci defa evlendi. Abdülmuttalib'in vücudunda mest edici kokular buram buram tütüyor ve alnındaki nur ışık saçıyor... Öyle bir ışık ki, gündüz içinde ayrı bir gündüz... Elmasları gölgede bırakan ilâhi pırıltı.

Artık Abdülmuttalib Mekke halkının kutlu bildiği bir çocuk... Mekke çevresinde ne zaman kıtlık olsa, yağmurlar kesilse, Abdülmuttalib'i tepelere çıkarırlar ve onun yüzüsuyu hürmetine Cenâb-ı Haktan yağmur isterlerdi. Abdülmuttalib'in alnındaki Muhammedi nûr aşkına da gökler delinir, bardak bardak yağmur boşanır ve Kureyş saâdet içinde evlerine dönerdi...

Muhammedi nûru alnında taşıyan Abdülmuttalib yine Kâbe'nin hareminde ve uyku hâlinde... Yine müthiş bir rüya:

Arkasından gümüş zincirler fışkırmış ki birinin ucu göklerde, birinin ki güneşin doğduğu yönde, öbürünün ki de batı tarafında... İplik iplik her istikamete dağılan zincirler, nihayet bir ağaç nizamında çiçek çiçek, düğüm düğüm... Sonra dal dal şubeleniyor ve yaprak yaprak açılıyor... Yapraklar üzerinde gözleri kamaştıran pırıltılar ve her yaprağın üzerinde, inci gibi donmuş bir nûr... Ve şebnem damlası gibi akıl ve ruhu kamaştıran bir pırıltı...

Ağaç, daldan kollarını, yapraktan ellerini göklere açmış... Ve bu her noktasından buram buram hayat tüten ağacın gövdesine, dallarına, bütün girinti ve çıkıntılarına asılıp kalmış mahşeri bir insanlık...

Abdülmuttalib gözlerini açıyor ve müthiş rüyanın tesiriyle koşuyor ve gördüklerini anlatıyor...

Rüyayı tâbir ediyorlar:

- Müjdeler olsun sana! Senin soyundan öyle biri gelecek ki, bütün yer ve gök halkı O'nu insanlığın kurtarıcısı bilecek... Ve gerçekten O, insanlığı kurtaracak...

Abdülmuttalib, üçüncü defa Fâtıma isimli bir kızla evlendi ve Âlemlerin Efendisine baba olmak şerefini taşıyan Hz. Abdullah o kadından dünyaya geldi...

Hz.Abdullah; Âdem Peygamberden bu tarafa nesil nesil gelen mukaddes emaneti taşıyanların sonuncusu ve doğrudan doğruya esas sahibine teslim edicisi...

Hz. Abdullah'a, boğazlanmış mânasına "Zebih" lâkabı takılmıştır. Bu lâkaplandırılışın da zevkli ve esrarlı bir hikâyesi var...