logo

logo

EFENDİMİZ (S.A.V)'İN MEKKE DÖNEMİ

HABBAB'IN ÇEKTİKLERİ

Gönül evi eşsiz incilerle dolan muazzez sahabi Habbab Hazretleri de büyük eza ve cefayı çekenlerden biriydi.

Habbab (r.a) Ümmü Enmar'ın azadlı kölesiydi. Demirciydi, kılıç yapardı. Öteden beri, Allah'ın Sevgilisiyle görüşüp, konuşur ve ondan nur devşirirdi.

Ümmü Enmar, onun İslam'a can attığını ve iman ile nurlandığını duyunca köpürdü... Hazret'i Habbab'ı bağlatıp ateşte kızdırdığı demirle başını dağlattı...

Aldığı cevap:

- Allah bir Resulü hak!..

Kâfir büsbütün canavarlaştı ve o irfan sahibi sahabiyi yerden yere çaldı...

Hazret-i Habbab, Kâinatın Efendisinin huzuruna gelip Ümmü Enmar'dan ve başının ızdırabından şikayetlendi. İnsanoğlunun ufku mukaddes ellerini ulvilik âlemlerine kaldırıp dua ettiler:

- Allah'ım Habbab'a yardım et!

Resuller serverinin duası kabul olundu. Kahhar-ı Zülcelâl, Ümmü Enmar canavarına öğle bir dert verdi ki, ızdırabından öküz gibi böğürmeye başladı, feryadı göklere çıkıyordu. Kendisine dediler ki:

- Başını ateşle dağlatırsan bu dertten kurtulursun!

Bunun üzerine başını ateşle dağlattı. Hemde bu işi kime yaptırdı biliyor musunuz?

Hazret-i Habbab'a...

Nasıl ki onun başını dağlayıp eza ve cefa ettiyse; Cenab'ı Hak da aynısını onun başına Habbab'ın eliyle yaptırdı...

İmanın billurlaşmış nurdan abidesi Hazret-i Habbab'a en büyük işkence yapanlardan biri de, Esved b. Abd-i yağus isimli lanetliydi...

O iman incisini, güneşin fokur fokur kaynadığı bir saatte ve kumların akrep gibi yaktığı bir anda Mekke vadisine götürüp yatırırlar ve üstünde tepinirlerdi...

Zalim ve belalı müşrikler, bir gün Hazret-i Habbab'ın gözü önünde ateş yaktılar. Büyük sahabeyi o ateşin üstüne ağzı yukarı yatırdılar, göğsüne ayaklarıyla bastılar...

Ateş, sönünceye , yer soğuyuncaya, vücudunun yağı, rutubeti kuruyuncaya kadar öylece durdular....

Habbab, doğrulur doğrulmaz çığlığı bastı:

- Şehadet ederim ki, Allah'tan başka Allah yok. Ve şehadet ederim ki Muhammed O'nun Resulüdür!

İmanın böylesi!...

Büyük sahabi, tevhidin şeyda bülbülü, ilk Müslümanlardan Bilal-i Habeşi...

O da bir kâfirin elinde köle...

Boğazında ip, Mekke çocuklarının elinde, dağdan indirilmiş ve boynuna halka takılmış bir canavar gibi dolaştırılıyor... Güneşin bir yanardağ kesildiği anda kızgın kumların üzerine yatırılıp göğsüne kocaman taşlar koyuluyor... Ve sürükleniyor, boynunu ip kesiyor, kanlar akıyor; Fakat ağzından şu kelimeler dökülüyor:

- Allah bir... Allah bir!

Bu manzaradaki ulvilik...

Ve akılları kamaşan müşriklerin çarpık suratları...

Allah yolunda çekilen çilelerin heybeti...

Günlerce, aylarca süren çileler... Ve Hazret-i Bilal'ın dağ gibi yüreğinden fışkıran iman...

Bu hallerin arkasından Sıddık-i Ekber Sıfatlı Hazreti Ebu Bekir yetişiyor ve Cenab-ı Bilal'ı canavar kâfirlerden satın alıyor ve azad ediyor... Artık iman incisi Bilal'e kolay kolay el sürülemez, böyle cefaları kölelere tatbik etmek, hürlere nispetle gayet basit...

Şimdi nerede eza çeken, işkence edilen, zulme uğratılan köleden ve cariyeden biri varsa, Hazret-i Ebu Bekir (r.a) orada... Hemen bedelini verip satın alıyor ve derhal azad...