EFENDİMİZ (S.A.V)'İN MEDİNE DÖNEMİ
GÜZELLİKLERİ
Mübarek saçları simsiyah... Hem o kadar aydınlık bir siyah ki, bütün fezayı dolduracak kadar keskin bir aydınlığı körletebilir. Ve bu mübarek saç, ne tam kıvırcık, ne tam düz. Kıvırcıkla dümdüz arası.
Bera bin Azib (r.a) den:
- Ben kırmızı elbise içinde, gür saçları kulak memelerinden aşağı sarkmış halde Resulüllah'dan daha güzel hiçbir kimse görmedim. Saçları, iki omuzu arasını dövmekte idi. Onun iki omuz arası genişti. Kendisi boyca uzun da değil, kısa da değildi.
İşte bu mübarek saçlardan tüten rayiha, âlemde güzel koku saçan her çiçeği gölgede bırakırdı. Bu saçlar, sahibi tarafından kesilmediği zaman, o varlık temeli başın kulak memelerine kadar inerdi. Endamı baştanbaşa nur idi. Mukaddes yüzleri, hiçbir aklın hayal ve hesap edemeyeceği kadar güzeldi. Bu mübarek yüze birdenbire bakan can evinden vurulurdu.
Ne gül ne çiçek güzel âlemde onun gibi,
O varlık güzeline "Sevgilim" dedi Rabbi!..
Peygamberler Peygamberi Cenab-ı Ahmed'in kaşları ince ve uzundu. Uçları hafif açık.
Aralarında bir damar vardı ki, öfkelendikleri zaman, bu damar kabarır, fark edilecek hale gelirdi.
Kirpikleri daha kıvırcık, uzun ve sıktı. Bu mübarek kirpikler, insanoğlunun en güzelinin ve en muhteşeminin, gözler arasında en güzel olan gözleri de birer Cennet çiçeği. Akıl ve ruhu kamaştıran bir güzellik demeti.
Mesafelere hayat veren mübarek gözleri büyük ve siyah. Göz bebekleri, kudret eliyle süslenmiş bir çift siyah inci. Parlaklıkta güneş gibi. Belki daha parlak. Yine o gözler kudretten sürmeli. Hele mübarek bedenleri. İpek ve kadifeden daha yumuşak, çiçek ve miskten daha hoş kokulu. Her veçhile güzel bir nur abidesi.
Hele o dişler. Sanki elmas renkli birer inci. Hiçbir ağız ve diş bu kadar güzel olmadı. Tebessüm buyurduklarında bu dişler gümüş gümüş pırıldar ve ışıklar saçardı.
İki küreği arasında güvercin yumurtası büyüklüğünde kırmızı bir ben vardı. Etrafında ince kıldan bir daire. Nübüvvet mührü denilen nurdan bir nokta.
Mübarek boynu beyaz ve gümüş gibi parlak. Göğsüyle karnı beraberce düz. Parmakları uzun, kemikleri iri ve avuçları açık. Vücud-u şerifleri heybetli.
Öyle bir vekar ve heybet ki, O'nu birden bire gören dehşetle irkilir, biraz konuşan kimse kendisini O'na âşık olmaktan kurtaramaz.
Ne ipek, ne çiçek, ne inci, ne elmas, O'nun kadar parlak değil. Tarif edilmez bir beyaz; yakıcı güneşin ve fazla kanın tesiriyle pek hafif esmere ve kırmızıya çalan nurani bir beyaz.
Mübarek ağızlarının yaşı büyük bir mucize. Mağarada Hz. Ebu Bekir'in ayağını sokan yılanın zehri O'nun bir temasıyla yok oldu. Hayber gazasında Hz. Ali'nin ağrıyan gözleri o temasla şifa buldu. Bir başka zaman da kendilerine bir kova su getirdiler. İçti ve ondan sonra bir kuyunun içine döktü. O an kuyu şevkle kaynadı ve etrafına misk kokuları saçmaya başladı.
Hulasa: O, her manasıyla bir hilkat bediası, ilahi tecelliye bir cemal aynası teşkil ediyordu. O'nu hakkıyla anlatmak hiçbir dile nasip olmamıştır. O'nu daha fazla anlatabilmek için huzur-u Muhammedi'sinde susmak lazım.
O'nu anlatamaz aciz kalemim!..


